ARAS NEHRİ’NİN KENARINDA EVREN
Dondurucu kış ve ürkütücü fırtınalar kalıbında şekil almış, afet saçan bir doğanın kucağında, şiddetli bir kıtlık ve açlığın esaretiyle yoğrularak hayata tutunmaya çalışan küçük bir kasabaydı büyüdüğüm yer. Aras nehrinin kıyısı, ticaret ve haberleşme yollarının kavşak noktası, Erzurum’un Horasan kasabası... Ekonominin tarımdan ziyade hayvancılık üzerine kurulduğu Horasan’ın ayrılmaz gerçekleri; depremler, güçlü kar yağışları ve tipiler, kapanan köy yolları ve damların üzerinde bir metreye ulaşan kar örtüleriydi. Bir yanda kışları eksi 35 derecede kavrulan Horasan’ın buzdan toprakları, taşkın ovaları, diğer yanda sonsuzluğun şarkısı olan Aras nehri…
Açıkçası içine doğduğum coğrafya zordu, şartlar acımasızdı. Burada ancak doğanın yasalarına uyanlar yaşayabilirdi.
İçinde bulunduğumuz şartlar zaman zaman düşünceye sevk ederdi beni. Meraklıydım. En büyük merakım içinde yaşadığımız evrendi. “Burası neresi, nasıl bir yer?” diye sorardım hep kendime. Evreni anlama ve anlamlandırma çabası bir yandan çok zevkliydi ancak bir o kadar da karmaşık bir sorular yumağıydı benim için. Çoğu zaman içinden çıkamadığım, yine de düşünmekten kendimi alamadığım gizemli bir konuydu. Kimi zaman saatlerce evrenle baş başa kalıp konuştuğum olurdu kendi kendime. Geçmiş ve gelecek arasında meçhul bir yerde olduğumu düşünür, sanki tek sorgulayan benmişim gibi bu konuları, farklı hissederdim kendimi. Aras nehrinin kenarında kendimle kaldığım zamanlarda yaptığım en güzel işimdi bu benim. Akıp giden suyun kenarında sadece güneşin doğuşunu ve batışını değil, doğanın bizzat kendisini sezinleyebilmekti sık sık yaptığım. Suyun bazen sakin bazen kükremiş hareketini izlerken rüzgârın fısıltısı ile kuş seslerinin ahengi, alıp götürürdü beni başka âlemlere. Bu hâldeyken de gelen, giden var mı diye nehrin diğer tarafındaki kayalık ve ağaçlara bakıyordum. Kayalıklar… Kayalıklar da zaman zaman gözlem yaptığım, özellikle de gün batımlarında çevreyi izlediğim yerlerdendi.
Kış aylarında çokça kar yağardı sanki o zamanlar. Aras Nehri’nin kenarında lapa lapa ve nazlı bir şekilde yağan karı da seyretmek zevk verirdi bana. Kar tanelerinin neden hep aynı yönde gittiklerini anlamaya çalışırdım. Arkadaşlarımla kar üstünde oynarken zıplayıp havada kalma isteğime rağmen birinin beni yere çekiyormuş gibi yere düşmeme benzer bir şekilde, kar tanesini de yere doğru çeken bir gücün olduğunu düşünmüştüm o zamanlar Nehrin Kenarında. Kar fırtınalarını ve sağanak yağışları da gözlemlerdim o zamanlar. Gökyüzünde ışıldayan ve zaman zaman patlıyormuş gibi ışık saçan yıldızlar beni çok etkilerdi. Gözlemime devam ederken insan yaşamının da tüm sadeliğiyle evrenin bir parçası olduğunu fark ediyordum yavaş yavaş.
İşte bu sorularla ortaya çıkan tutkum, hayal gücümü geliştirerek beni harekete geçirdi. Evet, hayat bu sorulardan ibaret değildi belki ama neden olmasındı? Yaşadığı yer olarak insanlığın parçası olan evreni anlamaya çalışmak görevimiz olamaz mıydı? Yaşadığımız periyodikliğe göre bir sistemin varlığını fark etmemek mümkün olamazdı. Tüm bunlar ve üzerine koyduğum hayal gücüm beni, evreni muazzam bir şekilde inşa eden bir mimarın ve evrende hiçbir işi birbirine karıştırmadan yürüterek onu süsleyen bir sahibinin olduğu gerçeğini daha kuvvetli hissettirerek bunun üzerine düşünmeye sevk etti.

